Olimpik Türk

İstanbul 2020 – Olimpiyat Niye Gelsin?

Londra 2012’den beri çok yakından takip ettiğim olimpiyat konusunda Türkiye için çok önemli bir tarih geldi çattı. Cumartesi günü, Buenos Aires’te, 125. IOC Kurulu’nda 2020 oyunlarına ev sahipliği yapacak şehir seçilecek. Muhtelif bahisler, an itibariyle Tokyo’yu lider, Madrid ve İstanbul’u başabaş gösteriyorlar.

Hayatımın neredeyse yarısını Türkiye dışında geçirdim. Sporla yeri geldiğinde (nispeten başarısız) bir müsabık, yeri geldiğinde amatör bir muhabir olarak hep içiçe oldum. Bugüne kadar yurtdışında gittiğim, başta bisiklet olmak üzere ne kadar yarış varsa, birkaç istisna hariç hiç birinde Türkiye’nin esamisinin okunmadığını yaşadım. Türkiye dışında herhangi bir Türk sporcusunu birkaç istisna hariç kürsüde görememek bende derin bir yılgınlık yarattı.
Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: ben, olimpiyatın İstanbul’a gelmesini istiyorum.
Bu fikrimin birkaç taşıyıcı ayağı var.

Siyasi Unsurlar

Olimpiyatın, hükümetin inşaat hamlesine bir kılıf hazırladığının farkındayım. Uluslararası Olimpiyat Komitesi İstanbul’u ziyaret ettiğinde çektiğim (ve galiba sadece benim çektiğim) aşağıdaki ismiyle müsemma fotoğraf İstanbul’un batısında sınırları Terkos gölüne yaslanan bir arazide kurulacak olimpiyat köyünü de içeren 420km’lik yeni bir şehri gösteriyor.

Lakin Türkiye’de önümüzdeki 10 yıl AKP’ye alternatif varmış gibi durmuyor. Bu durum, yani muhalefetsizlik, Türkiye açısından çok büyük bir şanssızlık, bunun altını çizeyim. Fakat ben, mevcut siyasi ortamda, hükümetin 2023 vizyonunu gerçekleştirene kadar bir şekilde iktidarda kalacağını düşünüyorum.
Hükümet, inşaat sektörünü çok önemli bir gelir kaynağı olarak görüyor. Bu durumu “inşaat ya Resulullah” olarak özetliyoruz. Bu durumun, Gezi protestoları gibi engellere rağmen bu hükümet iktidarda kaldığı sürece devam edeceğini düşünüyorum.
Gezi gibi bir protestonun her bu tarz proje için yapılacağını da düşünmüyorum. Aşağıdaki fotoğraf, 3. köprünün temelini atmaya giden konvoya yönelik Koç Üniversitesi öğrencileri tarafından yapılan protestoyu gösteriyor. Ben 25 kişi sayabildim. Yeri gelmişken Koç Üniversitesi’nde okuyup “inşallah 3. köprü ben mezun olmadan biter” diye heyecanlanan olimpik/milli sporcumuz olduğunu da belirteyim.

Bunu diyerek Gezi’yi küçümsemiyorum kesinlikle. Fakat İstanbul için gerçek bir facia olduğunu düşündüğüm 3. köprüye yönelik akademik tavrın ötesinde sokaktaki sessizlik, bana büyük inşaat projeleri açısından Gezi’nin çok da önemli sonuçlar getirmediği çıkarımını yaptırıyor.
Kaldı ki, İstanbul’un şehirsel sorunları ve bugün Gezi olayları çerçevesinde de gördüğümüz çatışmalar son 10 yılın, ya da pek çoklarının sandığı üzere AKP iktidarının ürünü değiller. İstanbul, 1980’den bu yana geçen yaklaşık 30 yıllık süre içinde nüfusunu 5 kat arttırmış bir şehir (bkz. alttaki grafik). Mukayese için, aynı dönemde Delhi’nin nüfusu 2,5 kat, Pekin’in ve Bangkok’un nüfusları 2 kat, Londra’nın nüfusu %20, Berlin ve New York’un nüfusları aşağı yukarı %10 artmış. İstanbul’da yaşadığımız şehircilik faciasının arkasında bu dünyada eşi benzeri olmayan nüfus patlaması baş etken. Bu durum devam edecek. Demografik öngörüler, İstanbul nüfusunun 2013-2023 arasında neredeyse 3 milyon daha arttıracak diyor.

Dolayısıyla ben lokal protestolara rağmen bu gidişatın pek de değişmeyeceği kanısındayım.

Sportif Unsurlar

Sıkça tekrarladığım bir şey var, o da Türkiye’nin uluslararası spor sahnesinde pek de başarılı bir ülke olmadığı. Zaman zaman parlayan ve ekseriyetle bireysel çabayla elde edilen başarılar dışında Türkiye sistematik olarak sporcu yetiştiremiyor.
Onemli bir yanılgı bunun son 10, bilemediniz 20-30 yıllık bir olay olduğu, Türkiye’nin 50-60’larda çok başarılı bir spor ülkesi olduğu. Halbuki bu doğru değil. Londra oyunları sonrasında yazdığım bir yazıda (Londra 2012: Olimpiyatlar ve Türkiye’nin karnesi) gösterdiğim gibi Türkiye olimpiyat tarihinde potansiyelinin çok altında kalan bir ülke olmuş.

Benzer bir argümanı bu yılki Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu sonrasında yazdığım yazıda da yapmıştım, bisiklet özelinde. 1970’lerde bisiklette aldığımız dereceler ile şimdiki dereceler arasında pek de bir fark yok. Fakat sürekli bir “ah o zamanlar bisiklet sporunda ne kadar başarılıydık” havası esiyor.
Türkiye’de eskiden olan şey, spor çeşidinin fazla olması, 1980 sonrası futbol odaklı bir hayata geçmiş olmamız. Fakat Edirne’nin ötesine çıkıldığında Türkiye’nin bugünkü durumu ile o zamanki durumu arasında fark yok.
Ben bu durumun, Türkiye’de kendiliğinden düzeleceğini düşünmüyorum. Bloğa koyduğum, Şevket Furkan Erbay’ın yazısında demeye getirdiği gibi “önce düzgün bir spor politikası ile spor kültürü oluşturup kalkınalım, sonra olimpiyata bakarız” anlayışı bana fazla iyi niyetli geliyor.
Türkiye’nin katıldığı bilumum spor branşlarının kendi dünya kupalarına, hatta ve hatta, Türkiye’de düzenlenen dünya şampiyonalarına dahi medya ve insanların ilgisi neredeyse sıfırın altındayken öyle “önce eğitim” diyen bir stratejinin sonuçlarını çok bekleriz gibime geliyor.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey bence bir “şok terapisi”. Bugün, Türkiye’de ancak kendi ülkemizde düzenleyeceğimiz, bütün dünyanın projektörlerini yönelttiği ve bütün dünyaya fena halde rezil olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığımız bir durumda harekete geçeceğimiz kanaatindeyim. Bu da, olimpiyat dışında bir şey olmaz.
Aşağıdaki grafik, ABD’nin spor açısından konumu nedeniyle almadığım 1996 Atlanta hariç son 6 olimpiyatı düzenleyen ülkeleri ve o ülkelerin modern oyunların başı sayılabilecek 1968 Meksika’dan itibaren aldıkları madalyaları gösteriyor. Görülüyor ki, olimpiyata ev sahipliği yapan her ülke amiyane tabirle gemi azıya alıyor. Mühim olan, bu ivmenin oyunlardan sonra sürdürülebilirliği.

Bu tezime bir örnek de birkaç ay önce düzenlenen Akdeniz Oyunları. Türkiye, ilk defa ev sahipliği yaptığı bu organizasyonda 47’sı altın 126 madalya ile tarihinin en başarılı sonucuna ulaştı (doping sonuçları tam açıklanmadığı için buraya bir şerh koymakta fayda var). Her ne kadar Rıza Kayaalp’ın bayrak taşıması gibi hadiseler gölge ettiyse de bu başarıyı alkışlamak, her şeyden önce sporculara duyduğumuz saygının bir gereği olmalı.

Diğer Etkenler – Doping, Kadınlar…

Türkiye’nin doping sorununu irdeleyen çok yazı var, hem bu sayfada, hem BBC Türkçe’de (burada ve burada). Bütün bu doping hadisesinin gösterdiği bir şey var: o da başka pek çok örneğini görebildiğimiz gibi Türkiye’de bazı şeylerin ilerlemesinin Edirne ötesinde bir takım faktörlere bağlı olduğu. Yani dışarıdan bir şekilde kafamıza vurulmadan bizim harekete geçmediğimiz.
Bugün doping konusunda gördüğümüz manşetlerin hepsi, aslında dopingle mücadelenin doğru bir yola girdiğinin ifadesi. Eğer olimpiyat adaylığı olmasa, kuvvetle muhtemel doping dünyamız “eski tas, eski hamam” şeklinde devam edecekti.
Bir önemli faktör kadınlar. Gene Londra 2012 sonrası BBC Türkçe için yazdığım Olimpiyat ve Kadınlarımız yazısında gözüktüğü üzere, Türkiye’de kadınların spor yapması, sporda kadın oranının artması, toplumda kadınların daha iyi bir yer edinebilmesi için olimpiyatın önemli bir faktör olduğunu düşünüyorum.

İstanbul Kazanır mı?

Bilmiyorum. Bildiğim şey, İstanbul’un önceki 4 adaylığı (2000 (aday), 2004 (aday), 2008 (aday adayı) ve 2012 (aday adayı)) ile mukayese edildiğinde hiç olmadığı kadar şanslı olduğu.
Yazılıp çizildiği üzere örneğin dopingi adaylığın önünde engel olarak görmüyorum. İstanbul’un adaylığının iki önemli olumsuz yani var:
a) bütçesi çok büyük,
b) tesisler hazır değil

Her iki nokta da, Madrid (bilhassa Madrid) ve Tokyo ile büyük tezat teşkil ediyor. İstanbul’un adaylığına bakınca devasa inşaat projeleri içeren, tabir caizse maddi açıdan ülkelerin belini büken “eski tip” bir adaylık gözüküyor. Diğer ikisi ise günün ekonomik şartlarına daha uygun, az masraflı, çevreye daha az zarar verecek, daha sürdürülebilirlik odaklı adaylıklar.
Bu bağlamda İstanbul’un adaylığının önüne Gezi’den çok daha yüksek bir set çekebilecek olayın Brezilya’daki protestolar olduğunu düşünüyorum.
Brezilya’da, gerek dünya kupası, gerekse olimpiyat adaylığı kesinleştikten yıllar sonra baş gösteren protesto hareketi, ekonomisi ve sosyal yapısı Türkiye’yle benzerlik gösteren, gelişmekte olan bir ülkeye dev bütçeli ve bol inşaatlı spor organizasyonlarını teslim etmenin risklerini gösterdi. Olimpiyat olgusunun, sportif bir artı değerden çok, önemli maddi bir yük getirdiğini, her zaman halkın refahını arttırmadığını vurguladı.
IOC içindeki muhtemel blokları, çekişmeleri daha önce yazdım (burada ve burada). Daha önce söylediğim bir sözü tekrar ederek bitireyim: IOC hakkında öngörülebilecek tek şey, hiçbir şeyin öngörülemeyeceği.

Bu yazının daha derli toplu bir halini BBC Turkce’de bulabilirsiniz: İstanbul 2020: Şok Terapisi

1 Comment

1 Comment

  1. cobanodeccaltes

    29 Aralık 2015 at 13:32

    Merhaba Cuneyt Bey,
    Yaziniza konunun ustunden epeyce zaman gecince denk geldim ve bana su raporu hatirlatti;
    http://www.slideshare.net/Mervevik/olimpiyatlari-neden-istemiyoruz
    Iyi Calismalar

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

To Top