Olimpik Türk

İstanbul 2020 Ret Cephesi

İstanbul’un 2020 Olimpiyat oyunlarına adaylığına muhalif yazı bulmak kolay, bunu eli yüzü düzgün bir şekilde argümanlarla destekleyip, ciddi bir görüş olarak sunan yazı bulmak zor. Atletizm Dünyası ve Tenis Dünyası dergileri ve sitelerinin editörlüğünü yapan Şevket Furkan Erbay da, Atletizm Dünyası’nda yayınlanan bir yazı ile 6 ana başlık altında niçin Türkiye’de olimpiyat yapılmasına karşı olduğunu çok güzel bir şekilde anlatıyor.

İstanbul 2020 ret cephesi

İstanbul’un 2020 Olimpiyatları adaylığına karşı argümanlarımı ortaya koyacağım yazıya girerken, önemli gördüğüm bazı noktaları vurgulamam gerekiyor. Bu karşı çıkış, Olimpiyata veya fikrin özüne karşı çıkış olarak algılanıyor ya; aslında öyle değil.
15 yaşından beri Olimpik sporlarla haşır neşir olan, binlerce saat Olimpik spor yayını yapmış, binlerce sayfa yazı üretmiş birisi olarak, neden Olimpiyat düzenlenmesine karşı olayım? Gerçi, geçen yaz Londra’da kamera kadrajına girmeyen kapı önlerinde gördüklerim (yayında sadece içerisi gösterildiği için kapı arkasındakileri milyarlarca insan bilmiyor) post-modern Olimpiyat’a dair sorgular oluşturdu kafamda ya; o ayrı bir yazı olur. Temelde hâlâ Olimpiyatları seven, izleyen ve destekleyen konumdayım. Lakin 10-15 yıl sonra nerede olurum, onu şimdiden söylemem zor.
Bir başka yanlış algı, konuya muhalefetimin siyasi tabanlı olduğuna dair, ki bu da temelsiz. Zira, devingen bir kültürel alan olan sporun – özellikle de Olimpiyat gibi uzun süreçler isteyen bir konuda – siyaset erkinin yada kişilerin uzun soluklu etkilerinden bahsetmek zor. Eğer İstanbul 2020’nin bu ülke için ‘çok’ faydalı (tırnağa dikkat; faydalı yanları olduğu muhakkak) olduğuna kanaat getirsem, AKP ya da başka bir birleşik harf kombinasyonunun (İBB, IOC ya da TOKİ) bundan kendisine sağlayacağı nispi kazancı helal ederim. “Bunu da yaparlarsa, yok artık…” diye korkudan sinen, ne dediği anlaşılmaz endişeli modernlerden değilim. Benim derdim; kimin yaptığından çok ‘kime, nasıl ve neden’ yapılacağıdır.
Eylül’de sevinmeye aday üç kent var: Madrid, Tokyo ve İstanbul. 1964’te savaşta yerle bir ettiği ülkede 20 yıl sonra Olimpiyat yapan Tokyo, kültürel derinlik anlamında İstanbul’dan geride olabilir, ama diğer tüm kalite kriterlerinde iki kentin de önünde. Türkiye’nin taahhütlerinin çoğu, Tokyo’da hazır. Onların hak ettiğini ve alması gerektiğini düşünüyorum.
Bu yazıda İstanbul’un 2020 Olimpiyatları’nı almasına hangi gerekçelerle karşı olduğumu maddelendirmeye çalıştım. Dünyanın en önemli yerleşimlerinden 5 bin yıllık İstanbul, bu şöleni değer bazında hak eden kentlerden biri; ancak – IOC heyeti incelemeleriyle tespit edilemeyecek – bazı kriterleri yerine getirdikten sonra oyunları almasının daha adil ve doğru olduğunu düşünüyorum. 2028 mi olur, 2032 mi bilemem. Ama bir gün mutlaka burada Olimpiyat düzenleneceğine şüphem yok.
Oldu ki, İstanbul 2020’nin ev sahipliğini aldı. ‘Lanet olsun bu ülkeye!’ deyip, Norveç’e göç etmeyeceğim büyük ihtimalle. Oyunlara kadar olan yedi yıllık sürede, bir aksilik olmazsa sporu (özellikle atletizmi) sevdirmek için yazılar/kitaplar yazmaya ve elimden geldiği ölçüde katkı vermeye devam edeceğim. Ama bu, yapılan yanlışları dillendirmeme hiçbir zaman engel olmayacak.
1. SPOR KÜLTÜRÜ
Olimpiyat düzenleyecek ülkede nasıl bir spor kültürü hakim olmalı? Ulusal eskrim şampiyonasının 3 bin kişilik dolu salonda yapılması mı gerekiyor? Ücra köylerde bile voleybol sahaları, tenis kortları olması mı lazım? Veya büyükşehir sabahlarında caddeler bisikletli insanlarla mı dolmalı? Aslına bakarsanız, bir yaşam tarzı olarak sporu benimsemek, en önemli bir gerekçe değil; ama dikkate alınması gereken bir veri.
Olimpiyat düzenleme hakkını aldıklarında Güney Kore’nin, ya da 1984’e kadar kapalı toplum olduğu için Olimpiyata dahi katılmayan Çin’in üst düzeyde toplumsal bir Olimpik kültüre sahip olduğu söylenemezdi. Ama harika iki organizasyon yaptılar ve karşılığını almaya devam ediyorlar.
Sözgelimi, Güney Kore 1988’e kadar yalnızca yedi Olimpiyat şampiyonu çıkarmışken, o günden sonra 76 altın madalya elde etti. Koreliler, Olimpiyatın hayata nasıl adapte edileceğinin ve sonrasında oluşan mirasın profesyonel olarak ne gibi başarılara yönlendirileceğinin en önemli örneği olsa gerek.
Türkiye’nin rakiplerinden Japonya, bugüne kadar ikisi kış olmak üzere üç Olimpiyat düzenlemiş bir ülke. 23 farklı spor dalında Olimpiyat madalyası, 11 farklı dalda şampiyona sahipler. Tüm zamanlar madalya sıralamasında Türkiye seviyelerinde olan İspanya ise 15’inde şampiyon çıkardığı 26 Olimpik dalda kürsü sevinci yaşadı. Peki tam 21 Olimpiyat görmesine rağmen, hâlâ sığ bir sporcu üretimine sahip Türkiye’nin kaç farklı dalda madalyası var? Yalnızca altı: Güreş, halter, atletizm, tekvando, judo ve boks. Soralım o halde: Resim yeterince anlaşılır mı?
Adaylık dosyasında Türkiye’nin spor organizasyon deneyimine örnek olarak bir tablo kullanılmış. Son yedi yılda düzenlenen şu organizasyonlar var listede:
2005 Yaz Universiade
2009 Dünya Eskrim Şampiyonası
2010 Okçuluk Dünya Kupası finali
2010 Dünya Basketbol Şampiyonası
2010 Judo Dünya Takım Şampiyonası
2010 Atıcılık Dünya Kupası finali
2010 Dünya Halter Şampiyonası
2011 Kış Universiade
2011 Dünya Güreş Şampiyonası
2011-2012 Tenis WTA Şampiyonası
2012 Dünya Salon Atletizm Şampiyonası
2012 Dünya Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası
Şimdi; Türkiye eğer Olimpiyat yaparsa, kendisine kalacakları görmemiz için gözlerimizi kapatıp düşünelim. Geride kalan bu şampiyonalardan ülkeye miras olarak ne kaldı?
Kaç tanesini hatırlıyoruz? Türkiye final oynadığı için önemli bir iz bırakan Dünya Basketbol Şampiyonası akıllarımızda kald; biraz da İzmir’deki Universiade, Dünya Salon Atletizm ve WTA Şampiyonası. Diğer şampiyonaların yapıldığını bilen dahi yok. Oysa ki her biri önemli maliyetlerle yapılmış, üst düzeyde Olimpiyat şampiyonlarının yarıştığı çok değerli organizasyonlar. Etki? Sıfıra yakın.
Ülkeye (ya da spor yönetimine diyelim) kalan tek tortu, “Biz en iyisini yaparız” böbürlenmesi. İyi de, salt ekonomiye çark eklemek için para harcayıp yaptığın organizasyonda bari kendi sporuna da katkın olsaydı diyen yok.
Şu ayrıntı bile Türkiye’nin sporda ne kadar zayıf olduğunu göstermiyor mu: Dünyanın en büyük havayolu olma iddiasındaki ulusal havayolu şirketin, reklam yüzlerini Danimarka’dan, ABD’den seçiyor. Onlarca küresel çapta görünür sponsorluğunun bir tanesini dahi kendi sporcularını/takımlarını kullanarak yapamıyor.
Türkiye’de hava yolunun ağırlığını taşıyacak yıldızı/takımı mı yok? Belki de öyle.
2. MEDYA
Spor kültürünün ana taşıyıcısı medyanın bitmiş hali, Olimpiyat adaylığının karşısında olanlara çuvalla malzeme sağlıyor. 1980’lerin sonundan itibaren ‘total futbol’ oynamaya başlayan Türkçe spor servisleri, günümüzde uzman gazeteci sıkıntısı çekiyor. Futbol dışındaki en basit organizasyonda dahi ‘bilen adam’ bulmakta zorlanan Türkiye medyası, ne yazık ki bu konuda adam yetiştirmek için de çaba göstermiyor.
1970’li yıllarda Namık Sevik veya şimdilerde bir huzurevinde ziyaretçi bekleyen Necmi Tanyolaç’ın servislerinden yetişen ve yaşları 60’ın üzerindeki ağabeylerimiz çalışamaz hale gelince ne olacak peki? Meslek hayatını, Pekin Olimpiyatları devam ederken attığı “Olimpiyatı bırak, Süper Lige bak” manşetiyle özetleyebileceğimiz spor müdürleri mi devralacak bayrağı? Evet, öyle olacağının ilk işaretlerini aldık: Televizyonculuk yaşamı boyunca spor düşmanlığı yapıp, sadece ‘Gas-saray ve Fe-be’ konuşan, ama ne hikmetse 2020 Olimpiyat adaylığı medya danışmanlığı pozisyonuna getirilen muhteremi gördüğümüzde mesajı aldık. 2020 kazanılırsa, hangi ilişkilerle kimlerin ne ekmekler yiyeceğini sizlere bırakayım.

3. SPOR EĞİTİMİ
İstanbul 2020 dosyasında, oyunlar “31 milyon genç Türk’ün güçlü sözcülüğünde yapılacak” deniliyor. Ülkenin her daim övünç materyali olan, bayramla kutsanan gençler, eğer iddaa’dan vakitleri kalır ise Olimpiyat’ın sözcülüğünü yapacak.
Çocuklara ilkokuldan itibaren okullarda verilen spor bilinci ortada. Bugüne kadar yüzlerce sporcuyla söyleşim oldu. Kimle konuşsam, tesadüf eseri spora başladığını söylüyor. Dersten kaçarken hocaya yakalananıp ceza olarak koşturulanlar, sen yaramazsın gel seni haltere göndereyimler, yoksul öğrenciye eşofman verip spora ısındırmalar, çok bildiğimiz hikayelere dönüştü. Bunlar güzel ayrıntılar olsa da, sistematik ve düzgün bir spor eğitiminin olmadığının kanıtı. Performansa yönelik spor insanı yetiştirme amaçlı 60 Spor Lisesi’nin olduğu ülkede, kaç tanesinden verim alınabiliyor?
Bol eşofmanla kasa üzerinden atlama ihtisasına dönüşen beden eğitimi derslerinin haftada bir saat olduğu Türkiye’den spor kültürüne dair ne beklenir? Milli Eğitim müfredatına* bakıldığında, spor derslerinde TMOK’nın görevlerinden tutun da Olimpizm’e kadar bir sürü konu başlığı görünüyor. Gençlerin kaçı, ne kadar haberdar Olimpiyat’tan?
Sorular birikiyor. Mesela, dört kadın akademisyenin Herkes İçin Spor Kongresi’nde sundukları araştırma**, son soruyu cevaplasın. 726 Beden Eğitimi Spor Yüksek Okulu (BESYO) öğrencisi üzerinde yapılan araştırmadan korkunç yüzdeler:
2012 Olimpiyat Oyunları’nın hangi şehirde düzenleneceğini biliyor musunuz?

Hayır, bilmiyorum (%65)
Paralimpik Oyunlarının kimler için yapıldığını biliyor musunuz?

Hayır, bilmiyorum (%54)
Olimpiyat Oyunları’na Türkiye’den hangi şehrin aday olduğunu biliyor musunuz?

Hayır, bilmiyorum (%28)
Olimpik hareketin Türkiye’deki temsilcisinin hangi kurum olduğunu biliyor musunuz?

Hayır, bilmiyorum (%71)
Coğrafya değiştirip, büyük rakip Tokyo’ya gidelim. 1964’teki Olimpiyat Oyunları’ndan sonra her Ekim ayının ikinci Pazartesi gününü, ülkelerini değiştiren oyunlar anısına 50 yıldır Sağlık ve Spor Bayramı olarak kutlayan Tokyo’ya… Okullarda ve işyerlerinde bayram günü 100 metre, 4×100 metre yarışmaları düzenleyen, Taiiku’yu (bedensel eğitim) hayatlarına zorunluluk olarak yerleştiren Japonya’yı bu alanda dünyada ilk sırada gelen ulus saysak, itiraz edebilen çıkar mı?
4. İNŞAAT = RANT
Birikim dergisinin ‘İnşaat Ya Resulullah’ kapaklı sayısında (Ekim 2011, Sayı 270) sağ neo-liberal siyaset ile inşaat sektörünün çılgın birlikteliğine dair güçlü tezler vardı. 1987-93 arası yılda 140 bine yakın yapı ruhsatı verilen ‘güçlü’ Özal dönemi ile 20 yıl sonra aynı rakamların ikinci kez yakalandığı ‘çok daha güçlü’ Erdoğan devrinin ortak yanlarından birisi bu. İnşaat sektörü, bir çok alanla (hizmet, enerji, lojistik, maden vs…) alışveriş içinde olduğundan ekonomik hareketliliğe ilaç gibi geliyor.
Lakin bu ilacın yan etkilerini düşünen eden yok. Mahvedilen çevre, korkunç hatalarla (Samsun’daki dere yatağı bloklarını unuttunuz mu?) alelacele yapılan ucubeler, silüeti ve mimari estetiği hiçe sayan betonlar, sadece rant ile ilişkilendirilebilir.
İnşaat sektörüyle yola çıktığınızda, yüksek rakamlara ulaşan ekonomik dolaşımda ciddi bir risk alırsınız. Kan devrinin çok yüksek seyrederken, bir anda düşmesi gibi bir etki olmaması için, düzenli olarak sektöre ‘iş’ pompalanması gerekir. Durduk yerdeki ‘yık-yap’ların neden olduğuna dair genel kanı, kimsede çeşitlilik göstermiyor.
Olimpiyat sürecinde, 27 milyar dolarlık bütçenin üçte ikisinin üçüncü köprünün de içinde olduğu inşa projelerine gitmesi, aklıma dökülen betonlar ve yapılacak onlarca gereksiz inşaat işinin ‘legalize’ edilmesinden başka bir şey getirmiyor. Öyle ki, gösteriş ve şov amaçlı Haydarpaşa Stadı gibi ‘kullan-at’ tarzı dahiyane fikirler, ancak karadan gemileri yürüten bir halkın torunlarından çıkabilirdi. Hamdolsun yanılmadık.
Size çarpıcı bir örnek vereyim. 200 sayfalık İstanbul 2020 adaylık kitabında organizasyon sahibi IOC’nin (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) ismi 74 yerde geçiyor, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ise tam 124 bahiste! Kitap, neredeyse TOKİ tarafından önümüzdeki yedi yıldaki planına dair Habitat’a sunulası çalışma raporu ayarında. Spora dair projelerden çok, hangi noktaya ne dikileceğinin kılavuzu olarak yapı sektörüne iş yükleme var. Spor Bakanlığı’na koca rapor boyunca yapılan atıf sayısı ise yalnızca beş!
Kenti baştan aşağı yenileme adı altında şantiyeye çevirmek (şantiyeye çevirmek, nedense medyada bir seçim lafzı olarak hep olumlu anlam atfedilse de bence metaneli bir konudur) Olimpiyat kılıfını uydurmanın ne gereği var? Yeşili yakın, yapın köprüyü geçin.
5. ÇEVRE
Yeşili yakın dedik ya… Sadece mecazi değil, gerçek anlamda da yeşil yansın; kalmasın. Nüfusunun 20 milyona ibre vurmasıyla övünç duyduğumuz, iki yavru kent doğurmaya hazırlanan istiap haddi dolu İstanbul’da nefes alınmasın.

İstanbul gibi insanların ulaşımda korkunç sıkıntılar çektikleri, trafik yoğunluğundan şikayetçi olmayan tek bir canlının olmadığı kente, milyonlarca insan akacak ve siz bu insanları Avrupa Yakası ve Boğaz’a yayılmış üç ana bölgede ağırlayacaksınız. Bırakın komiteye heyecan veren Marmaray’ı, havadan hızlı zeplin seferleri yapsanız bile bu bağlantıyı sağlayamazsınız. Tek oluru, Londra’nın yaptığı gibi insanları iki haftalığına şehrin dışına tatil görünümlü hicret ettirmek olur ki; bu durumda da Olimpiyat’ın asıl amacı olan kentle bütünleşme sağlanamaz.
Ulaşım, üzerinde projeler üretilip, yeni planlar geliştirilerek çözüme ulaştırılabilecek bir konu. Ancak çevreyi etkileyen kararların geri dönüşü olmayacak. Türkiye’ni adaylık dosyasının ilgili bölümünde, 2023 Master Plan çerçevesindeki 13 yıllık kentsel dönüşüm planının ideal bir çevre ve yeşil bir kent sağlayacağından dem vuruluyor. Ama Ziya Paşa’dan biliyoruz ki; ‘Âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.’ Buyurun: Taksim Meydanı’ndaki küçücük yeşil alan Gezi Parkı’nın gaspından tutun, kent içinde betonlaştırılan diğer meydan ve parklardan çıkın.
Üç kentin uydu görünümlerini inceleyin. Avrupa Yakası’nda ana kent içinde kalan tek yeşil bölge Sarıyer, 2020 Oyunları esnasında 3. Köprü açıldığında beyazlamış olacak. “Forest Zone” (Orman Bölgesi) olarak adlandırılan Olimpiyat alanı, Belgrad Ormanı’nda dağ bisikleti ve bazı spor aktivitelerinin yapılmasını öngörüyor.
Çevre bahsinde, İstanbul gibi Madrid de yenilenebilir enerji ve yeşil alanları yeniden şekillendireceğini vurguluyor. Ama Tokyo, bu hayati konuda her iki adaydan çok önde. Kısaca özetleyeyim:
14 milyon nüfusa sahip Japon başkenti, Olimpiyat tesis yerleşiminde yüksek derecede sıkışık ve merkezi plan hazırlayarak ‘en az seyahat’ vurgusunu ön plana çıkarıyor. Tesislerin yüzde 85’ini sekiz kilometre çapındaki daire içine yerleştiren Tokyo 2020 Komitesi, ‘sıfır atık’ projesiyle 30 günün sonrasında geride hiçbir iz kalmaması için çalışıyor. Dünyanın en iyi taşıma sistemiyle kısa süreli, hızlı ve pratik taşıma yaparken, izleyicilere çoğunlukla bir tesisten diğerine yürüyerek gitme fırsatı tanıyacak. Olimpik bölgede daha fazla yeşil alan oluşturularak, insanların nefes alması ve doğanın tadını çıkarması sağlanacak.
6. ENGELLİLER İÇİN YAŞANABİLİR KENT
Engellilere yaşam kolaylığını konu alan kısa kamu filmleri, televizyonda dönüp duruyor. Onlarca kurum, yıllarca geri plana itilen engellilere karşı farkındalık yaratmak için uğraşıyor. Eskiye göre bir adım ilerdeyiz belki; biraz olsun kusur olmaktan çıktı engelli olmak. Peki ne kadar yardımcı oluyoruz, hayatlarını kolaylaştırmak için?
İstanbul 2020, aynı zamanda Paralimpik Oyunları da içeriyor. Raporumuzda Paralimpik sporcular ve onları izlemeye gelecek engelliler fazladan önerilmiş hiçbir şey yok. Kariyerinde dünya klasmanı birinciliği, 2008 Paralimpik altın madalyası bulunan dünyalar güzeli okçu Gizem Girişmen’in ve arkadaşlarının yaşamına sıkıntı ekleyip duruyoruz.
Hâlâ otobüslere binmekte zorlanan tekerlekli sandalyedekilere, gözlerimizi kaçırarak ve acıyarak bakmıyor mu pek çoğumuz? ‘Yazık, yardıma muhtaç garip’ bakışının, yaşama sıkı sıkaya bağlı mücadeleci insanlara ne kadar ağır geldiğini biliyor muyuz?
Oyunlar alınırsa, İstanbul’da 4 binin üzerinde Paralimpik atlet yarışacak. Peki onları izlemeye bedensel, zihinsel, işitme, hatta görme engelli kaç izleyiciyi, şehir içindeki türlü badireleri atlatarak getirebileceğiz? Her sporcuya bir engelli oranına ulaşabilir miyiz dersiniz? Şu koşullarda imkansız görünüyor.
Wimbledon’daki manzara aklıma geliyor hep; spor alanında engellilere pozitif ayrımcılık denince… Dünyanın en prestijli tenis turnuvasında Merkez Kort ve Kort 1’de engellilerin maç izlemesi için merdivensiz özel yolu olan ve kortu tamamen çevreleyen bir hat bulunuyor. Burada 30 tane engelli arabasının park edebileceği cepler var. Tutacakları ve masalarıyla birlikte. Ve tekerlekli sandalyedeki spor tutkunları, normal seyircilerle yüz-göz olmadan, aralarında ezilmeden rahatlıkla maçlarını izliyorlar. İngilizler bir iş daha yapmış; her engelli koltuğunun yanına, mihmandarı/yardımcısı için bir de normal oturak yerleştirmiş. Özel misafirimizin yakını uzakta beklemesin diye.
Bunları yapalım. Ondan sonra bu işlere girelim. Lütfen.
Benim lakırdım bu kadar. Son sözü, benim gibi tüy dikicileri pek hoş karşılamayan Spor Bakanı Suat Kılıç’a verelim. Sayın Bakan, Andorra-Türkiye maçında attığı veciz tweet ile kapanışı yapsın ve gücümüzü dünyaya haykırsın: Andorra’da maçın oynandığı “saha”dan 2012’de 125 tane yaptık, 125 de bu sene yapacağız. Büyüksün Türkiye. (22 Mart, @GSB_SuatKilic)

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

To Top