Olimpik Türk

İstanbul 2020’ye “her şeye rağmen evet” mi?

Uluslararası Olimpiyat Komitesi Denetleme Heyeti’nin Mart sonundaki İstanbul ziyaretinden sonra yazdığımız değerlendirme yazısı, BBC Türkçe’de “İstanbul 2020: Belki şehre olimpiyat gelir” başlığı ile yayınlandı.
Gazeteci/yazar Dağhan Irak, o yazıdaki soru işaretlerini daha da vurgulayan (özellikle “Miras” ve “Plan” başlıklarına dikkat edin), yazının ana fikrine (Her şeye rağmen, “evet!”) karşı çıkan, cevap niteliğinde çok güzel bir makale kaleme almış.

İstanbul 2020’ye “her şeye rağmen evet” mi?

BBC Türkçe’de 3 Nisan 2013 tarihinde Cüneyt Kazokoğlu imzasıyla “İstanbul 2020: Belki şehre Olimpiyat gelir” başlıklı bir yazı yayımlandı. İstanbul’un adaylık projesinin bir çeşit “milli mutabakat” olarak algılanması nedeniyle kamuoyunda pek tartışılmadan kabul gördüğünü düşünürsek, projenin üzerine kafa yorulmasında fazlasıyla fayda var. Kazokoğlu’nun yazısı da bu anlamda yararlı.
İstanbul 2020 projesine verilen kamuoyu desteğinin yüzde 80’lere çıktığı şu dönemde Olimpiyat farkındalığının Türkiye’de aynı derece olmadığının altını çizerek başlamak gerekir. Özellikle futbolda uluslararası başarıların gelmeye başladığı 1990’lardan itibaren futbol, Türkiye’de neredeyse tek spor olarak algılanıyor ve diğer Olimpik spor dallarının hem kamuoyu, hem medya, hem de spor yönetimi nezdinde sahip olduğu alan giderek daralıyor. Zaten UEFA aldığı kararla 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası’nı hemen hemen tek ciddi aday gibi gözüken Türkiye’ye vermek yerine 12 şehire dağıtmasaydı, bugün üzerine konuşacağımız bir Olimpiyat ev sahipliği şansı da büyük ihtimalle olmayacaktı.

Organizasyonlar miras bırakıyor mu?

Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor. İstanbul 2020, Kazokoğlu’nun da umut ettiği gibi, Türkiye’deki hakim “spor=futbol” algısını kırar mı? Bu soruya cevap verebilmek için Türkiye’nin geçmişteki spor organizasyonlarına ve bu konudaki devlet iradesine bakabiliriz. Türkiye, 2005 Yaz (İzmir) ve 2011 Kış (Erzurum) Üniversite Oyunları’nın ev sahibiydi. Bunlardan özellikle Erzurum’daki organizasyon için kayakla atlama rampası gibi daha önce Türkiye’de olmayan tesisler inşa edildi. Yurt dışından antrenörler getirtilerek farklı dallarda milli takımlar kuruldu. O organizasyondan Türkiye’nin ya da aslında tam bir kış sporları cenneti olabilecek Erzurum’un elinde çok fazla şey kaldığını söylemek zor. 2013 itibarıyla Türkiye’nin herhangi bir kış sporunda Dünya Kupası seviyesinde sporcusu yok, Alp Disiplini Dünya Şampiyonası’nda temsil edilmedi, Dünya Artistik Buz Pateni Şampiyonası’nda yalnızca tek sporcusu Ukrayna vatandaşı olan bir çiftle yer aldı. Sporcu sayılarında da kayda değer bir artış olduğunu söylemek çok kolay değil. Aynı şey yaz sporları için de geçerli. Atletizm dışında performans grafiğinin son yıllarda çok net yükseldiği ferdi bir spordan bahsetmek zor.

Türkiye’nin planı yok

Spor Genel Müdürlüğü’nün 2010-2014 için yayımladığı “Stratejik Plan”da da Türkiye’nin spor alanındaki eksiklerine geniş bir şekilde yer veriliyor. Planda sporcu sayısının azlığı, okullardaki potansiyelin kullanılamaması, engellilere yeterince spor yaptırılamaması gibi sorunlardan bahsediliyor, ancak bu sorunların nasıl çözüleceğine dair herhangi bir yol haritasından ya da dört yıl sonunda ulaşılması beklenen hedeflerden söz etmek mümkün değil. Her şey, plan içermeyen bir “plan”a bağlanmış durumda.
İstanbul 2020 tanıtımının sportif kısmına baktığımızda, bu durumun değişeceğine dair bir umut taşımak çok kolay değil. Sunumlarda ülkenin sportif gelişiminden, inşaat projelerinin yanında neredeyse hiç bahsedilmediği gibi, tanıtımlarda öne Olimpiyat’ta A takım seviyesinde bile oynanmayan erkek futbolunun lüzumsuz şekilde öne çıkarılması dikkat çekiyor. Futbolun bu kadar öne çıkarılması, Türkiye halkının desteğini kazanma aracı olarak anlaşılabilir ama aynı zamanda spor=futbol algısının kırılmasına dair bir iradenin de pek var olmadığını gösteriyor.
Sportif vurgusu bu derece cılız olan bir projenin tesislerle ilgili kısmı da büyük muğlaklıklar içeriyor. Pek çoğu İstanbul’un dokusu için kaygı verici olan tesislerin önemli kısmının şehrin planında yer almadığını ve harita üzerine kondurulmuş maketlerden oluştuğunun da altını çizmek gerek. Dahası ihale aşamasına gelen Kanal İstanbul projesinin hayata geçmesi hâlinde (ki bu projenin de detayları en az Olimpiyat’ınki kadar flu) projede gösterilen haritanın dahi bir geçerliliği kalmayacak. Eldeki proje bir Olimpik projeden ziyade, seçim mitinglerinde sunulan gösterişli vaatleri andırıyor. Zayıf kalan gerçekçilik öğesi ise devlet-sermaye garantileri ve diğer adaylarınkinin birkaç katına ulaşan bütçeyle kapatılmaya çalışılıyor.

Olimpiyat tamam, şehir ne olacak?

İstanbul 2020 projesinin bir gün gerçek anlamda bir “proje” hâline getirileceğini farz ettiğimizde dahi karşımıza çıkan manzara kaygı verici. Kentin dokusuna zarar veren, ormanlık alanları imara açan, doğal afet hâlinde kritik hâle gelebilecek alanları Olimpik tesislerin inşaatına tahsis eden bir proje var karşımızda. İstanbul, dünyanın kentsel dönüşümü en yoğun ve ağrılı yaşayan şehirlerinden biri. 1999 depreminden sonra belirlenen toplanma alanlarının yarısında bugün büyük alışveriş merkezleri ve siteler yükseliyor. Pek çok tarihi alan imara açılmış durumda. Yaşanan hızlı kentsel dönüşümün tarihi mirası ve kamu çıkarını çok da dikkate almadığını düşündüğümüzde, Olimpiyat projesinin “kamuya bir miras” olacağına inanmak güçleşiyor.
Kazokoğlu’nun da belirttiği gibi İstanbul 2020 projesi, Türkiye’de siyasi iktidarın 2023 vizyonunun bir parçası olmuş durumda. Ancak Olimpik proje o vizyonu ileri götürmüyor, yalnızca onun küresel etkideki bir uzantısı hâlinde. Zaten projede Olimpiyat’tan çok o vizyonu görüyoruz. Çünkü Türkiye’nin “sportif plan”ı da, Olimpiyat projesi de muğlak ve ikincil önemde. Net olarak tek şey siyasi vizyon.
İstanbul’un Olimpiyat adaylığıyla ilgili tek büyük sıkıntı ise bu boyuttaki bir kamu projesinin bir tür “ulusal sorun” zırhının altına sokularak tartıştırılmaması. Bir ülkenin senelik bütçe açığından daha fazla paranın harcanacağı, en büyük şehrinin onda birinin şantiye hâline geleceği bir projenin didik didik edilmesi, her noktasının bilinmesi ve açıklanması gerekir. İstanbul 2020, bütün bu gereklilikleri “Olimpiyat düzenlemenin ulusal gururu”nun altında yok ediyor.

Olimpiyat’a “her şey” feda mı?

Cüneyt Kazokoğlu yazısının sonunda “kaygı verici olan her şey zaten olacak, iyisi mi Olimpiyat’ı düzenleyip faydalarını görelim” diyor. Ben aynı fikirde değilim. Olimpiyat ve Dünya Kupası gibi organizasyonların Türkiye gibi ülkelerde kentsel dönüşümü kendi hızının ötesine taşıdığını Brezilya’dan, Güney Afrika’dan, Çin’den biliyoruz. Yirmi beş milyar dolarlık, nasıl harcanacağı belli olmayan, nasıl kullanıldığı üstteki nedenlerden tartışılamayacak ve başka türlü çıkarılması muhtemelen imkansız olan bir dev bütçeden bahsediyoruz. Dahası, elimizde Olimpiyat’ın sportif anlamda beklenen etkiyi yapacağını garanti edecek hiçbir plan, proje; en önemlisi siyasi irade yok. Eğer mesele sportif bir miras yaratmaksa, doğru projeler ve bu yöndeki kuvvetli bir iradeyle Olimpiyat olmadan da o miras yaratılabilir; üstelik hiç ev yıkmadan, ağaç kesmeden ve milyarlarca dolar harcamadan. Sportif yönü zayıf, kamu bütçesine yükü ise inanılmaz boyutlardaki İstanbul 2020 projesinin yerine lisanslı sporcu sayısını arttıracak, halkın spor yapma oranını yükseltecek projeler rahatlıkla üretilebilir. O nedenle bu projeyi tek alternatif görüp “her şeye rağmen evet” dememek gerekir.

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

To Top